7 Kasım 2016 Pazartesi

Okyanus Üstünde Son Kara Parçası


Okyanus Üstünde Son Kara Parçası

Neden tutuyoruz aslında söylemek istediklerimizi içimizde? Aslında bir konuşmaya başlayabilsek öyle şeyler söyleyeceğiz belki kitaplar dahi yazmaz. Bir elmacık kemiğinden veya bir gülüşten bile yola çıkarak doya doya konuşabiliriz, lakin ne zaman böyle düşünsem bir korkuda bunun yanında hizmet ediyor sanki. Şunları söylesem arkasını döner mi diye düşünmek de uzunca bir alanı işgal ediyor diyebiliriz. Saatlerin nasıl geçtiği bile belli olmayan zamanlarda olduğu gibi konuşsamda sonu gelebilir hissi aslında tam bir enkaz bırakıyor insanın içinde. Sabaha karşı uyanmak gibi bir şey bu, gün başlamadan önceye, gece ile günün sınırına yani. Öyle güzel bir durumdasındırki aslında, anlatılamazdır yani zaten anlatacak kimsede olmaz, uyunur o saatlerde. Öyle bir zaman gibi işte hareketlerini izlemek. Anlatamıyorsun ama biliyorsun nasıl güzel olduğunu. Kelime dağarcığıma da güvenirim aslında ama bu cümle kuramamak değil, anlatırsam eksik kalırımdan gelen pis bir his aslında. Şuanki gece gibi bir durum aslında, ağır bulutlu, ayaza yakın. İyi bir gülümsemeye iyi geceler dilemekten başka bir çıkar yol bulamadım. Bu kadar diyebileceklerim.

25 Ekim 2016 Salı

4 24'ten geriye kalanlar

4 24'ten geriye kalanlar

Dört bölümde işleyeceğim bir deneme olacak;

Birinci Bölüm: Kaldırım Taşı

Emeklemek eylemini kullanabilirim bu bölümde çünkü gerçekten bir emekleme dönemidir bu. Çeşitli tohumların ekildiği, topraktan ilk defa başlarını çıkardığı bölümdür aynı zamanda. İlk 24 ilk devrilişlerin başladığı dönemdir benim için. Sağlam yumruklar yemenin aslında ölümün manasının kendini daha iyi hissettirdiği zamanlar. Bulutların arasında görünen yıldızların bir insanı ne derece paramparça ettiğini anladığım, iki kelimelik isim tamlamalarının ne manada beni sarsabileceğini öğrendiğim 24. Evveliyatında boşlukta olup daha sonrasında ilk 24'ün bitişinde tekrar ama bu sefer karanlık bir boşlukta olduğumu gördüm. Mana kelimesinin anlamını tüm sonsuzluğu ile görüp sağlam bir dengesizliğin insanı nasıl soyut dünyaya itebileceğini anladığım bu 24 bana çok sağlam bir kafa travması, en parçalı kırığından bir sevda, minik elleriyle soyut dünyaya merhaba diyen küçük bir kız bıraktı.

İkinci Bölüm: Dağ

Çok sıkı kırgınlıklar ve inanılmaz umutların yaşandığı ikinci 24 acıya alışma evresi oldu benim için. Kızım büyürken bir yandan ara sıra kaybolup diğer yandan tüm mutluluğu ile geri gelirdi. Artık küçük kırgınlıklar gururumun üstünde tepinirlerken ben bir denizin ne derece dalgalanabileceğine şahit oldum. Tamamiyle durgun bir su çok kısa aralıklarla tüm kuvvetiyle sahip olduğum herşeyi diyebileceğim onlarca şeyi bir anda derinliklerine gömüyordu. Bu evrede kaybettiğim şey ise yalnızlığım oldu. Yalnız olduğumda dahi tümden bağırışan bir kalabalık içinde eziliyordum. Kızım büyüyordu ve soru soruyordu. Her soruya cevap veremezsiniz. Bazı durumlarda sessiz kalmak istesem de sorulan sorular karşında boynum her zaman bükük geziyordum. Ben kalabalık içinde yalnız kalandım ve aynı zamanda yalnızlık içinde kalabalıkta boğulandım. Acabaların ve keşkelerin hapsinde onarılmayı bekleyen çok sağlam kırıklıklarım ve ciğerlerim vardı. Aynı nehirde iki kez yıkanmayı bekliyordum. Filozoflar buna ne kadar ters olsalar da soyut dünyada bunu düşünmek çok zor olmuyordu. Beklemenın ve sadakatin erdemi beni ne denli sağlam durmaya itsede kapalı kapılar ardında bıraktığım onca beklenti manayı öğrenmeme hepten yardımcı oldu. Bu ikinci evreye düşünebilme evresi diyebiliriz bu sebeple.

Üçüncü Bölüm: Kış

Bu evrenin en büyük yıkımı düşünürken ve soyut dünyaya kafa yorarken maddesel dünya ile arasındaki farkı unutmaya başlamak oldu. Beklemek, beklentiler, kurulan hayaller ve daha bir çok durumu hangi dünyada yaşadığımı ayırt etmekte oldukça zorlanıyordum. Yaşadığım şehrinde değişmesiyle kendime düşünmek için ayırdığım zamanlar olabildiğince artmıştı. Odamda iki kişi (kişi diyorum çünkü artık yorum yapabilecek kadar büyümüştü) gecenin sonu gelene kadar düşünebiliyorduk. Hayat bambaşkalaşmaya ve önü alınamaz kabus travmalarına dönüşmüştü. Çoban yıldızı renk değiştirmiş ve boyutu diğer iki evrede olanından çok daha büyük hale gelmişti. Bunun takıntı olduğunu düşünenlerden ziyade kendime kurduğum dünyada manası olabildiğince sağlamdı ve açıklanabilirdi. Bu kurulan dünyanın nedeni ise bence umutsuzluğa kapılmak ve elimde kalan sayılı hatırayı orada yaşayabilmekti. Elbette kendi dünyamda kurduğum bir kısım hayallerin yanında maddesel dünyada da mana olabildiğince artmış belkide o kadar büyütülmeyecek her şey benim için en büyük sevgi konumuna gelmişti. Bu evrede biz iki kişi göğe ulaşmanın hesaplarını yapmaya başlamıştık.

Dördüncü Bölüm: Çoban Yıldızı

Bu bölümün adı blogun başlık kısmında yok çünkü bu evrede blogu yazmaya başlamıştım. 
 Bu evre kendimi yönetebildiğim, kendimi tamamiyle tanımaya başladığım ve kabullenme evresiydi benim için. Bir gidişin artık geri dönülemez olduğu ve her defasında geri getirme çabasının bir noktada tıkanacağını gördüğüm evreydi. Belliki bu parçalanışa kendi içimde devam etmek zorundaydım. Aslında üç kişilik acıyı iki kişi sırtlanmıştık. Duvarlar örmeye başladık. Dışarı çıkmanın imkansız olduğu sadece dışarıdan yıkılabilecek bir takım duvarlar. Çünkü bu evrede artık kabullenme ve bu bekleyiş ile yaşamayı öğrenme vardı. Tüm filmler, şiirler tek bir yıldızı anlatıyordu bana. Düşünmek gereken noktalarda iki kişi yardımlaşıyorduk. Duvarların ardında bize ulaşan tek ışık gökteki yıldız. Diğer evrelerde olduğu gibi hepsinin son evre olduğunu düşünüyordum ve bu evrenin de aynı diğerleri gibi son olduğunu düşünmeye devam edeceğim. Son gelişten bu yana oldukça kısa zaman oldu lakin bakışlarında boşluk gördüğünüz biri için dışarıdan kırılabilen duvarlar ördüğünüzde oradan çıkmak imkanların üzerinde görünüyor. Bu evrenin özeti tek kelime benim için: kabullenme.

Can. 




13 Ekim 2016 Perşembe

Yığıntı


Yığıntı

Zihnimin derinlikleri kan kusuyor,
Bir çay sofrasında kalan saçları susuyor.
Ruhumun ihanetidir bu bana,
Ne özrü var adam akıllı ne bağırıp çağırması.
Ben oldum olası ciğerlerimin çatırdaması altında barikat kuruyorum.

Denizler boğuluyor ardiyenin kapalı kapısında,
Bir iki fikrim vardı zaten baştan kırgın.
Kaç kere tersine akar bir nehir bir kız ölüyorsa bombalar altında.

Barışı vaat ederler ensesi kalınlar bir gergedan derisinden,
Oysa kan havuzu içinde bir çok güzel düşünce.
Kıvrımlı atlar seyrediyor dünyanın bitişinden.
Ne elzem bir toplantı bu gökyüzünün ortasında,
Kızımın saçlarına yüzer samanyolu.

Ahh! Derin bir iç çekişi yaralar bu sonbaharı,
Sigaranın izmaritle birleştiği yerde tüm doğal afetler.
"Sev" diyor "kardeşim sev" sokak çalgıcısı.

4 Eylül 2016 Pazar

Kepenkleri Kapalı Pencere

Kepenkleri Kapalı Pencere

Önünden kalkardı göç amaçlı kuşlar penceremin,
İlk duraktı kepenklerin tepesi.
Sesleri vardı sadece,
Kepenkler ölüm gibi engeldi onları görmeme.
Bu bilinçaltımın büyük bir kısmını gömüyordu.

Sabaha doğru okunan ezan ile görürdüm dışarıyı,
Kızıllık kan rengime benzer davranış iletirdi.
Sırılsıklam çimenlerin üstünde dansa benzer mesela.

Boyaları soyulan duvar kadar yara vardı sırtımda,
Fırçaların tüyleri bitik, kızımın saçları soru işareti.
Kuşların sesleri her daim tehditkar,
Benzer bir yıldızın gökten süzülüşüne.
Kaçırdım yine tebessüm etmeyi.

Çoraplarını kirletip eve gelen hınzır çocuk gibi bir his,
Çocuk olmayı sevmekte buna dahil.
Soruların cevabı da bu bilinmezin sırtını sıvazlıyor.

Yeni alınan bisikletten düşen elzem bir düşünce bu.
Karanlığın ortasında oturup derin nefeste zehir solumak ya da.
Bilmediğim tek şey bu değil,
Limon kolonyasının rahatlatıcı etkisi de buna dahil.
Gökyüzünün siyahlığına bağlı bir denge bu.

Can.

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Yaz Ayazı

Yaz Ayazı

Derin sayfalı bir kitap arasında uğultular duyuyorum,
Dikenleri ham bir bitkinin üzerinden tüten kıştır bu.
Gözlerimin altından okunur dert ortaklığı,
Dirseklerimin aşınması bu paçavranın sertliğinden.
Ben bir acayip derdin ellerinde boğulma rekleksi veriyorum.

Kızımın karanlığından selamdır bu ayaz,
Yüksek santigrat içinde palto aramaktır kışlıkların arasından.
Denize düşmeye benzer oldukça yüksekten.

Yazdıklarımın kaynağı ölümün gerçekliğinden,
Ben bir çöl yolculuğunda kaybolanım.
Pusulası da, yosunu da, batısı da, doğusu da yere batasıca bir çöl.
Ellerimin üstünde bir gökyüzü var,
Umududur bu benim baharımın.

Can.

14 Temmuz 2016 Perşembe

Yaylım Ateşi Ortasında Bir Alacakarga

Yaylım Ateşi Ortasında Bir Alacakarga

Evvela bir su kenarında başladı yolculuk,
Sırılsıklam kanatları suratına değiyordu.
Havalanmak terketmekti toprağı derin bir maviliğe doğru,
Ölüm demekti uçup gitmek meselesi.
Bu hikayeyi örgülü saçlarıyla kızım da böyle anlatırdı.

Şehirler geçiliyordu kuş uçuşu,
Sırtını sıvazlayacak suratlar çamurla yıkanmıştı.
Paçavralar arasında mavinin ciğerini deşiyordu.

Gökte onu ilk defa gördüğümde kaburgalarım,
Evet kaburgalarım sızlamıştı yuvalarından.
Ölümü bir yıldız kaymasında bir de onun süzülüşünde gördüm.
Köşeden dönerken bir tanıdığa selam vermek gibiydi,
Tedirgin bakışlarla hatırlardı dostluğu.

Hür kuşu fikirlerin arasında tepetaklak olurken gördüm,
Sınırları zorlayan bir hızla kaçıyordu tek tük ağaçlar arasından,
Saçların sökülmesi gibiydi köklerinden.

Ve neticelendiğinde yolculuk,
Kıpkırmızılık karıştı maviliğe.
İşte bu özetiydi hayatın.
Bir varış noktasına giderken vurulmak can evinden,
Kanatların üzerinden.

Can.

25 Haziran 2016 Cumartesi

Kırlent

Kırlent

80'li yılları görememiştim son baharda,
Ruh yaşımın celladıyla aynı masada oturdum.
Doğanın gazabına uğramış kerpiçten bir evdim,
Kanadımın kanayan yarasıyla irtifa kaybettim.
Ne zor şu sabahların aydınlanması gecenin ertesinden.

Kızımla bozkıra nazır bir bankta deniz kokluyoruz,
Yazın sırtından düşen dondurmalı gecelerde.
Tek gözü seyiren, kafası şişmiş bir adam ile.

Kayalıkların arasına sıkışmış yaş aralığım,
Ahirete bir saç örgüsüyle bağ kuruyorum.
Benim mavi boyalı duvarlarda dizimi kanatmışlığım var,
Hani akmak gibi gökyüzünden derin bahire doğru,
Sıcağından buharlaşırken sevginin.

Ah! zor ağabeyim zor,
İskeletinin parçaları ile aynı odada kafa patlatmak,
Boğulmak ya da boşaltılmış bir havuzda.

Bu devri sağlam bir hayal kırıklığı ile sonuca erdiriyorum,
Kırık bir omurgam, iki üç dize ile.
Canımın orta yerindeki vahşeti de alıyorum yanıma.
Sanki ayazdan hediye edilmiş titreme,
Ben bir de küçük bir mum yakayım en iyisi.


Can.


18 Haziran 2016 Cumartesi

120 Yaşında Kaldırıma Basmak

120 Yaşında Kaldırıma Basmak

Han kapılarından göğe uzayan kayığımdayım,
Kış uzun sürdü, ömrümün son basamağındayım.
Ciğerimin hırıltısı geceyi sarkıtlar ile kesiyor,
Kızıma kalan son tebessümümü sandıklarda saklıyorum.
Kaldırımlara sırt üstü basmak şimdi sanki anne rahminden çıkmaktır.

Sonun en başında yorulmak kalp kırıklığının belirtisi,
Kısıtlanan cümlelerim okyanusun ortasındaki mehtaplara şahittir.
Derdimin çaresi yorgun kapıların kilitleridir.

Kalkıyor son tren ciğerlerimin üzerinden,
Rüyalarımda derin bir hiçlik.
Kimsenin bilmediği bir radyo kanalındaki son şarkıyım,
Güftelerim kırgın, umutsuz,
Sabah gibi geceden geçen.

Boş bir bozkırda koşuyor yelelerini savurarak beyaz at,
Hoşgeldini semerinden sarkıyor.
Sanki 120 yaşında kaldırıma basıyor ve düşüyor.


                                                                                                Adanmış tan yelinde son kalan yıldıza..

Can.

19 Mayıs 2016 Perşembe

Hani bir kuş doğar ya öyle bir gece yarısı


Hani Bir Kuş Doğar Ya Öyle Bir Gece Yarısı

Yönümü kaybetmiş bir pusulayım,
Ne sabaha ulaşacak gücüm var,
Ne gözlerim açılır gecenin ortasına.
Sağlam bir duruş sergileyemem,
Polis basmış tüm sokaklarımı.

İsyana kalkan tüm umutlarıma müdahale edildi,
Kışı atlatacak kadar kömürüm de yok.
Sigara dumanına yüklenebilir miyim?

Üst kattan ölüm dağılıyor,
Ölmeye ne dersiniz?
Fena olmazdı denize karşı çiçek satsaydık.
Nasıl olsa kaburgalarım fazlasıyla kırıktır.
Eh, kızımın terkine şahidim.

Pencereden cehennem sızıyor,
Bu koku yanık saçlarının mı?
Ne uzun zaman olmuş nefes almayalı.

Can.

10 Mayıs 2016 Salı

Titrek Kıvılcım

Titrek Kıvılcım

Bir Mecnun'a yakamozdan selam veriyorum,
Sabaha varamayan bir düş yoğunluğum var.
Uçurumun tersine düşmek gibi bir olasılıktır,
Karınca ezmeden geçirilen ömür.
Sınırlarımın dikenli tellerine değiyorum.

Kızımın saçlarını kosmosdan düşerken gördüm,
Böyle bir eğilim ana arter damarlarımı sinir uçlarıma bağlardı.
Hareketsiz kırık omurga üzerinde şiir okumak gibidir bu saldırı.

Sınırlı sayıda kelime ile yelken açıyorum,
Diyarın ismi tepsi dünyasının sonundan düşmek.
Şelalenin son noktasında aslında tekrar doğmaktır inanç.
Rabbim bu sözler mezardaki tahtalara yazılsın.
Ne de olsa savaşta ölenler şehittir.

Kızım da öyledir,
Sevecen, mahzun ve ölüme meyilli.
Ama küçük kızlar ölmezdi ayaz vakti.

Sert mizacımın temel sorunsalı bu paradigmalardı,
Sessiz gece yarısında çığlığım yunuslar gibiydi,
Bir tek kendime anlatabilen en sıkı ölümlülerdenim.
Bunu denize nazır bir kumsal üzerinde anlattım.
Kış oldukça sağlam bir ömürdür.

Saniyede 24 kare ile bir nefes almaktı yaşam,
Çizim kaleminden çıkan simsiyah bir tabloydu ortadoğu.
Ah! Bu devrime kavime geri döndürmek.

Can.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Ayazda Köşeyi Dönmek

Ayazda Köşeyi Dönmek

Gökte eriyen yıldız ve aya türkü yakıyorum,
Kambersiz bir topluluk arasında ritim bozukluğu,
Ellerimin arasında berkemale seyreden kırık kol.
Eh, ölüm yakından gelirmiş,
Öyle dedi ütopyanın dervişi.

Peşin hükümde tavır takınan kalabalık,
Uzlaşılamaz derecede kanlı bir günün sabahına eş değer.
Yorgunluğum yüksek irtifadan bana çakıldı.

Yaşlı bir teyzenin ak saçında mevzu bahis bir barış,
Öldürülmeye meyilli sardunyalar arasında gece kovaladım.
Ne sağlam bir saldırıysa bu,
Nefesim kesildi gamdan.
Ve bilinmezlik uğruna aranan yoldan.

Ölümünün yıl dönümüne yakın bir vakitti,
Dizimin kanamaya başladığı zaman.
Kızımın intiharına şahit oldum.

Şahitlik bir eşlik etmektir,
Kaldırılan kadehe zulüm edilir.
Ben bir hak arama davasında sonsuza düştüm,
Derin yanıklar içinde sağlam bir düş gördüm.
Yüreğimin dur diyecek takati yok.

Üç beş kaya parçası altına elimi daldırdım,
Yılanın sert başı saygıyla eğilir.
Kaburgalarım arasında sağlam canlar verilir.

Can.

28 Mart 2016 Pazartesi

Her bir derdin âlâsı

Her bir derdin âlâsı

Her bir derdin net bir travması vardır,
Âlâ dertlerin ucu gökyüzüne uzanır,
Bu benim kanayan damarımın yırtılmasıdır.
Ölüm suçuna sağlam bir elma ile karşılık verilir.
Ben omurga kırıklığında dik durmaya çalışırım.

Elbet ülke sınırlarında cambazlıktır yaşam,
Gözlerimin ikinci açık geçtiği gün toplamı,
Eh! Sanırım git gide ufalmıştır nefesim.

Uyuşan bir kolum var son bir kaç zamandır,
Ne sıkışık bir kalabalığın ortasında kırıklık,
Ne de cenaze başında elinde kürekle bekleyenler,
Bildiğim tek şey acının dozajı aşıldı.
Ve mevsim ayazı bırakmıyor.

Dizelerim oldukça sınırlı,
Kelimeler paramparça sokaklarda dolanır.
Kürek kemiğim üzerindeki neşter yeniden doğar.

İşte bir yerde şakaklarıma mızrak saplanır,
Sokağın köşesinden dönercesine gecenin sonunda.
Mutlak bir alevin kuşatmasında kalenin duvarından süzülüyorum.
Direnebilecek dayanaklarım düşman elinde,
Küçük bir kız çocuğu edasında ölüyorum.

Can.

14 Mart 2016 Pazartesi

Kan Havuzu

Kan Havuzu

Derin bir kan kusmuğu üzerinde yüzmekteyiz,
Eli asa tutan tüm devlet çalışanları ücretli izinde.
Kızımı korumak için bombalar bekletiyorum,
Ülkemin sınırları içinde ölmek mübahdır.
Saat kaç olursa olsun geceye mehildir.

Elbette her köşede kafası kan ile boyalı bir insan bulunur,
Sabahın ilk ışıklarını kan yansımasından görebilirsiniz,
Ne cellat-ı sükunet bir davranış.

Kelimelerimin ayırdında bir kuşun kanatları yolunuyor,
Uzun tasvirlerimin rengi üzerinde paçavra örtülü.
Garip ve anlaşılmaza, garip ve anlaşılmaz yaraşır derdi,
Mahallenin en yaşlı amcası.
Kış geri geldiğinde beyaz manalı bir renk olmayacak.

Açık kalan baca deliğinden yarasa dolar,
İşte size son derece kaliteli bir espri,
Ülkemde huzur vardır.

Can.

3 Mart 2016 Perşembe

Yarım açık bırakılan pencere

Yarım açık bırakılan pencere

Aksine yüzen bir gemi devrildi,
Yırtık devinim ölmek gibiydi.
Kavimler kapıları kapattı,
Venüse çıkışın yedinci pazartesiydi.
Ellerim kandaydı, gözlerim kara delikte.

Patlak sokak lambasının yarım aydınlattığı köşebaşındaydım,
Kış ağırlığını artırırken paltomun çoğu yeri yırtık.
Sağlam bir sarsılmak duamın ilk kublesidir.

Nerde bir cenaze görsem damarlarım paçavralardı,
Ağlayan gözlere anlamsız bakışlarım söz konusu.
Derin bir enstrümanın gölgesinde gece eritmekteyim.
Saksının dibinde kalan su birikintisi kadar ciğerim kaldı,
İşte bu görünen tabuttaki dört koldan bir tanesidir.

Ölüme dair söyleyeceğim sözlerin bir kısmını erittim,
Tavrımın has paradoksu kentin ortasındaki parkın kapalı duvarları,
Elbette toprağın altında eşitliğimizin garantisi var.

Feryat eden bir sırtın varsa yapabileceğin bir demirci bulmaktır,
Kız çocuklarının melek olma ihtimali üzerine teori üretmektir.
Evimin duvarı bu feryadın evrim geçirmiş halidir.
Zaten bir acının sonraki evresi duvardır.
Ah! Zihnimin içinde ölümcül bir katliam var.


Can.

10 Şubat 2016 Çarşamba

Kaygıya ve kuyuya dair

Kaygıya  ve kuyuya dair

Bir nefeslenmek için duraklanan duraklardan birinde,
Ciğerlerin hırıltısı arasında aralanan düşüncenin manasında,
Elleri çok iyi tutamayan garip giyinimli adamı oynuyorum bu sahnede.
Kırık gözlük camlarının arkasında sakladığı tavır ve yas ile,
Kahvesinin son yudumunu kırıklıklarına hediye ediyor.

Köşebaşı kahvecisinden gelen ince Müzeyyen sesinde ölüm salıyor,
Saçları birbirine karışmış, kulakları detayları inceliyor.
Ne fena bir darbelenmedir bu.

Odasında mor ve beyazın hakimiyetinde bir pranga saklıyor,
Hastalığının üçüncü yılında devinimleri kadar yaşıyor.
Saplanışının koca bir üç yılına deviniyor ve pastaya üfleniyor.
Ben hiç bir filmde böylesine bir tarafsızlık görmedim.
Sağlam bir bıçak, hastalık ve pranga.

Kapıları gıcırtılı kahvecinin sönük fenerinde karanlık var,
Gözlerim ve görüşüm orantısız.
Saldırgan bir tavır hükmediyor doruklara.

Diyecekleri olabildiğince sınırlı bir not alma eğilimi,
Gözleri ve kokusuna deva bulunamayan bir faşisttir aşk.
Dağdan yuvarlanmak gibi yeni bir nefes çekmek,
Uzlaşılmaz tavırlar hakimiyeti ve sol kolun ağrısı.
Neyse ki penceremiz bozuk değil, iyi akşamlar.

Can.

31 Ocak 2016 Pazar

Kağıttan Buğu

Kağıttan Buğu

Elvedanın son buğranında bir kalem kıracağım,
Şiirimin sonuna koyduğum virgül,
Pelerinsiz bir süper kahramanın ölümü gibi,
Nevri kırık bir şüpheye dönüşümün tam adresi.
Evvela bir omurilik kemiği parçalayacağım.

Ne ölümcül bir kansere bel bağlıyoruz,
Kılcal damarların büyük çoğunluğu kana düşmandır.
Ellerim geleceğim umudunu boğazlayabilir.

Deniz kıyısında ölüm bulunabilir bir orta doğuda,
Kapı eşiğinde de sağır bir kovboy olabilir.
Nefesim yetmeyebilir bir günü devirmeye,
Bu bir yaban atının koşusuna benzer,
Ölümsüzdür.

Bağımsız bir davranışın sorumluluğundayım.
Susturamadığım bir kırgın kavram sıkıntısı var.
Aşk dediğimiz şehit bir askerin yere düşen son kanıdır.

Pervasız ve pervanesiz bir parçalı kırığım var,
Atılmıyor, durulmuyor ve sağlam bir sancı atıyor.
Dur duraksız türkü öğütümü saatlerin en büyük düşmanı,
Doktorlar buna eks derler.
Sen ölürsün, kuşun kanadında cennetin tavanına değersin.

Sevinmek kavramına siyah bir çiçek musallattır,
Sevilmek tam bir soru işareti.
Kızımın saçları da öyle.

Can.

27 Ocak 2016 Çarşamba

Bir silah patladı

Bir silah patladı

Nevrimin mevsime ters düştüğü bir vakitteyiz,
Kışın orta yerinde çıplak kalıyor menekşeler.
Güvenim ağır bir ateş altında,
Kurtarılmayı bekleyen bir savaşçı gibi,
Karın altındaki serçe veya.

Eklem yerlerimde bir kırık var,
Neyse ki suyun yüzeyi buğulu,
Her zamanki nehrim kuğulu.

Protesto, spekülasyon, kalaşnikof.
Ensemden içeri soğuk mermi,
Tarlalarda yetişen kin.
Hissizliğimin paçavraya bulanışında gizli,
Sabaha karşı sert bir manevra.

Eriyorum ve bu başka bir mevsimdir,
Ağaçlar yaprak döker,
Başrol kız ölüme sürüklenir.

Elimden gelmediğince sokağı dönüyorum,
Kaldırım taşları ayağıma dolanıyor.
Kırık kirişlerden soğuk hücumu,
Bir ben varım bir de üst üste giyilen iki çift çorap.
Bir kaç parça da tütünü unuttum.

Ah eden bir toplumun kanayan yarasıyım,
Kızımın da elleri çamura battı,
Ve bu bir bataklığın hainliğidir.

Allah katına dualar gönderiyorum,
Şarjörlerde ölüm döşeği.
Kanlı yatak ve buğulu küvet.
Ben bir ölüm için varım bir de net bir tabut.
Lanet edilesi kadar ağır bir tebessüm gibi.


Can.

1 Ocak 2016 Cuma

Kış, kıyamet

Kış, kıyamet


Evet, sanırım bir karamsar topluluk savaşı arasına düşmüş bulunuyoruz.
Saçlar kaldırım taşlarına doğru uzandı, ,
Çığlıklar arasında anne seslerini ayırmak bir sürreal resim seyrediyor. 
Anneler düşüyor teraslardan çaresizlik kapılarına,
Devinimleri oldukça serttir kapıların. 


Bir pencere açmak zor kış mevsimleri sert ve damarsız polinomlar terk mevzusunu bilmezler. 
Sevgilim soğuğun damarlarımın içinde gezindiği aylardayız.
Kış mevsiminde güneş doğmaz sensizliğin ihtimaline.


Ben nefes almaktan biçare düşersem bunu topluma iletsinler. 
Aşk kaçınılmaz sloganı ile hançerini gezdiriyor elden ele, 
Şehirlerin mesafelerini belirlerken kilometre kullanırlar; 
Aşıklara sormak lazım. Dağ zirvelerinde sis olur,
Bulutlar kulaklarımızdan içeriyi en iyi bilenlerdir
Metropollerin kanımsı kokusu nüksederse bu diyarda, ben bir bacaya sığınacağım ve kömürler icadıdır sıcaklığın.


Evet serzenişim kuşlar vasıtasıyla taşınmalı tanrıya
Zorluklar ertesinde sert bir taşa takılıyorum hayır dururmak için bu yeterli olamaz.
Soğuğun ömrünü belirlemek ne haddine evrimin. 
İlkçağlardan beri aşk yaşıyorsa annelerde yaşıyor.

Can.